Denemelerim

11 yorum var - 14 Haziran 2008 22:31

On iki yıl öncesini hatırlamak hiç de zor gelmiyor. Kendimi güzel karıma tanıtmaya çalıştığım yılların hemen başıydı. Başka bir memlekette başka insanlarla yaşamaya başlayalı ise tam dört yıl olmuştu. Mahallemizdeki üç Türk’ten biri olduğu için onu tanıyordum. Orta boylu, sarışın, mavi gözlü, biraz zayıf bir kadındı. Mahallemizin en alımlı ve güzel kadını oydu. Benden on altı yaş büyüktü. Mahallemizdeki diğer iki Türk ise bir Fransızca öğretmeni ve onun eşiydi. Hiç çocukları olmamıştı. Beni ara sıra yemeğe davet ederlerdi. Yabancı memlekette ailemden uzakta okuduğum için bana sürekli yaşadığım zorlukları hatırlatırlardı. Onlarla ve güzel karımla, tabii ki o zamanlar onun için sadece bir öğrenciydim, sokakta sık sık karşılaşır ve kibarca selamlaşırdık. Ona içten içe öylesine aşık olmuştum ki her gün markete, kitapçıya ya da başka bir yere giderdim belki görüşürüz de selamlaşırız diye. Bazı günler onu göremezdim. Öyle günlerde sanki o benim sevgilimmiş gibi hesap sorasım gelir başka bir buluşmayı iple çekerdim. Gün gelip karşılaştığımızda ise tüm kuşkularım dağılır giderdi.

Yine bir sabah süt almak için markete gittiğimde onu gördüm ve selamlaştık. Çok mutluydu. Onun mutluluğu beni de mutlu etmişti. Okulda tüm gün gülümseyerek derslere girdim çıktım. Akşam okul dönüşü hızlı adımlarla evine gittiğini gördüm. Çok telaşlıydı. Onu hiç öyle görmemiştim. Merakımdan uyuyamadım. Bütün gece pencerenin önünde dışarıyı izledim. Sanki çıkıp bana açıklama yapacakmış gibi. Ertesi sabah bu durumda okula gidemezdim. Birbirlerine gidip geldiklerini bildiğim kitapçıda çalışan kıza gittim. Utana sıkıla ona ne olduğunu sordum. Bazı borçları yüzünden mahkemeye verildiği ve sınır dışı edileceğini öğrendim. O an ki ruh halimi anlatabilecek bir kelimenin varlığından şüpheliyim. Tüm cesaretimi toplayıp ona gittim. Tabii biraz içmem gerekti. Yoksa bu cesareti asla kendimde bulamazdım. Kapısını vurdum ve kapıyı açtı. Beni gördüğünde ona saldıracağımı sandı sanırım ki bir iki adım geri çekildi. Nefes nefese kalmış cümlelerimle olanları bildiğimi bana daha detaylı bilgi vermesi gerektiğini söyledim. Benim için endişeleniyordu. Beni içeri aldı ve biraz sohbet ettik. Bana içki koktuğumu ben de buraya gelebilmem için gerekli olduğunu söyledim. Beni ilgilendirmediğini söyleyerek olanları anlatmak istemedi. Ama sonra ısrarıma ve çaresizliğine karşı koyamayıp her şeyi anlattı. Tek kelime etmeden evinden çıktım. Gece ailemi arayıp gerekli parayı istedim. Parayı nasıl istediğim ve ne gerekçe gösterdiğim yeni bir bölümü gerektirir. Ama maalesef kısa yazmak istiyorum. Ailem parayı gönderdi. Çok zor oldu ama borçlarını ödememi kabul ettirdim. Ama bunun bir borç olacağını söyleyip durdu bütün gece. Kendi elleriyle yaptığı bir kahve ikram etti. Hala tadını hatırlarım.

Bir süre geçmişti ki her şeyimi paylaştığım Matthew ve kitapçıdaki kız evlendiler. Matthew her şeyi ona anlatmış ve o da her şeyi karım demekten gurur duyduğum biriciğime. Çok geçmeden evime geldi ve her şeyi bildiğini anlattı. Bana olan borcunu ödeyemeyeceğini buna karşılık şayet kabul edersem benimle evlenmek istediğini söyledi. Hemen kabul ettim ve evlendik. Mutlu bir beraberliğimiz vardı. Birbirimizi anlıyor aramızdaki yaş farkını hiç sorun etmiyorduk. Bizim evliliğimizden sanki herkes mutlu gibiydi.

Bütün bunları yazmamın tek bir sebebi var. Karım, evliliğimizin ikinci yıl dönümünde bana sadakatim için şükürlerini sunarken yaşım hakkında ilk kez konuşmuştu. Bana çok genç olduğumu ve bir süre sonra onu aldatacağımı söyledi. Cevap vermedim. Aradan geçen yıllarda benden sürekli şüphelendi. Beni asla suçlamadı ama hep bir şüphesi vardı bana karşı. Bugün evliliğimizin on ikinci yıl dönümü. Karımın onu aldatmamı beklediği günden tam on yıl sonrası. Evet, çok genç birisiydim ama asla sadakatsiz değildim. Çünkü seni gerçekten seviyorum.

E.P.

23 yorum var - 06 Haziran 2008 15:46

Dünyada bir yarışma yapılsa ve ben o yarışmaya davet bile edilmesem, eminim ki tek ve açık ara farkla birinci olacak kişi sadece ben olabilirdim. Bu yarışmayı çeşitli dallara ayırabiliriz. En iyi yalan söyleyen, en hızlı yalan söyleyen, en yaratıcı yalan söyleyen, en kurtarıcı yalan söyleyen vs. Hepsinin de kupaları evimde. Utançla sergiliyorum. Eskiden o kupaları dip odadaki dolapların en ücra köşelerinde saklardım. Ama artık saklamıyorum. Hepsini vitrine koydum.

Herkes yalan söyler ama ben bunu meslek edindim. Özellikle de sevgililerime karşı. Onlara sürekli yalan söylüyorum. Yazıyı yazmadan önce düşündüm de yalan söylemediğim sevgilim meğerse hiç yokmuş bile. Ama en masumu, masum denemez sadece pişmanlık getireni demeliyim. İlk aşkıma söylediklerimdi. Temizliğimden mi yoksa yalancılığa yeni başladığımdan mı bilinmez ama çok pişman olmuş ve her şeyi söylemiştim. Affetmişti beni. Neyse üzerinde durmak istemiyorum. Niye yalan söylüyorum, bunu hangi akla hizmet yapıyorum bilmiyorum. Bilmiyorum diyorum çünkü anlam veremiyorum buna. Sanki yalan söyleyen ben değilmişim de başkasıymış gibi çözemiyorum. Oysa bunu yapan benim. Benim parçam o şeyler. Neden bilemiyorum sebeplerini?

Her gece eve geldiğimde düşünüyorum. Bugün ne kadar yalan söyledim diye. Yeni bir gün başlıyor ve özenle ütüleyip astığım yalanlarımı giyip çıkıyorum ben olmaktan.

E.P.

19 yorum var - 20 Nisan 2008 01:28

Çok geçti eve geldiğimde. Sanırım sabaha karşı beş gibiydi. Sabah ezanını duyduğumu hatırlıyorum. Yaklaşık olarak 7 saattir içiyor, eğleniyor ve sohbet ediyorduk. Bu haldeyken bile aklımda olan yegâne şey sendin. Telefon açıp seni seviyorum demek istedim ama sarhoşluktan olsa gerek numaranın bende olmadığını rehbere baktıktan sonra anladım. Ne komik ben var sanıyordum. Zaten saat çok geçti. Açtım bilgisayarımı yazmaya başladım “seni seviyorum seni seviyorum seni seviyorum” sonra hepsini sildim. Çünkü hiçbir kazanımı yoktu. Hatta beni küçük bile düşürebilirdi. Çok sarhoştum ama bunları çok iyi hatırlıyorum. Sadece duygularımı bilmeni istedim, sen kim olduğunu bilmesen de. Ve senin için bir şey yaptım. Aslında senin için değil benim için. Senden çok uzaktayım ama kısa bir süre sonra sana çok yakın olacağım. Belki o zaman bir ihtimal birlikte oluruz ya da kim bilir belki de seni çoktan unutmuş olurum.

E.P.

4 yorum var - 08 Şubat 2008 19:39

Sert bir tokat sesini en iyi anlatan kaç cümle vardır ki? Ne utanç verici bir şey birine vurmak, onun canını yakmak. Oysa o, karşısındaki için ne de güzel duygular besliyordur.

O zamanlar henüz lisedeydim. Evden çıkmış otobüse binmiştim. Okula gidiyordum. Okuluma hayli uzak bir yerde inmiştim. Daha yeni, iner inmez gözüm bağrışmaların geldiği bir arabaya takıldı. Araba yolun kenarına park etmiş öylece duruyordu. Pencereleri açıktı. Böylece içeride konuşulanları tam olarak duyamasam da ne olduklarını anlayabiliyordum. Dört kişiydiler ikisi önde diğer ikisi arkada. Sürücü koltuğundaki erkek hemen yan koltuğunda oturan kıza bağırıyordu. Üzerinden çok uzun zaman geçti. Ne konuştuklarını hatırlamıyorum ama kavga ettikleri kesindi. Arkadaki kızla erkek onları izliyorlardı. Hallerinden hiç de memnun olmadıkları belliydi. Kavgaya onlar mı sebep olmuşlardı bilemiyorum ama oldukça pişman görünüyorlardı. Korkuyorlardı da. Birden ne olduğunu anlamadım. Erkek kıza okkalı bir tokat attı. Sonra devamı geldi. Kafasına, yüzüne defalarca kez vuruyordu. Vurmadan önce kız o kadar normal bir şekilde ama olayın rehavetinden olsa gerek biraz da hararetli bir şekilde açıklamaya yapmaya çalışıyordu. Sanki bir şeyi anlatma derdindeydi. Ama karşıdan sözler değil tokat bombardımanı gelmişti. Kızın sesi öyle bir değişti ki çığlıkları aslandan kaçan bir ceylanın avcısına yakalanınca değişen sesi gibi aniden değişti. Ağlamaya başlamıştı. Elleriyle yüzünü kapatmış, tel tel saçları da ellerinin üzerini örtmüştü. Zaten o ilk tokatta saçları yanından yüzlerce kilometre hızla geçen bir araba varmışçasına dalgalanmıştı. İğrençlikleri saymazsak çok güzel saçları vardı. Ama tokadı atan adam bir elini direksiyona diğer elini de yan koltuğa dayamış başı dik, kaşları çatık, burnu hava, gururla duruyordu. Görseniz millî bir başarı elde etmiş sanırsınız ya da çok meşhurdur erkek çocuğu olmuştur. Bütün bunları yürürken izliyordum. Ama o tokatlardan sonra kaldırımın ortasında kala kalmıştım. Bir süre daha izledim onları. Sonra korktum. Hızla ilerledim. Beni de dövmesinden korkmuştum.

Okula gittiğimde buz kesmiştim. Arkadaşlarım espri de olsa kız arkadaşlarımın yüzlerini asmalarına sebep olsa onlara hiddetle bakıyordum. Bir yandan da hayaller kurmaya başlamıştım. ‘Keşke o adamdan daha güçlü olsaydım da onu o tokatları atmadan önce engelleyebilseydim.’ Kendime mi kızıyordum yoksa böylesi güçsüz oluşuma mı bilemiyorum. Olayın sorumluluğunu kendime almıştım. Suçlu bendim. Oysa gerçek bu değildi. Ama nedense bütün suçu güçsüzlüğümde görüyor acizce tüm olan biteni utanmadan izlemiş olmaktan yerin dibine girmek istiyordum. Hoş yerin dibine girmekten de korkuyordum. Gerçekle çok az yüzleşmiş olmam, yüzleşin de hemen tüm sorumluluğu üzerime almış olmam gerçeklerden kaçmama da sebep oluyordu.

Bu olaydan sonra kadınlara bakışım değişmedi. Hala onlar benim gözümde biz erkeklere olsa olsa görebileceğimiz en güzel, en muhteşem hediye olabilirlerdi. Yoksa en yetenekli heykel tıraşın imrenerek baktığı eser olan ‘kadın’ı biz nasıl olur da hak edebilirdik? Ama yine de, kötü anlamda değil, kadınlara daha çok acır oldum. Acıdım çünkü gerçekten de hak etmedikleri ölçüde eziliyorlardı. Ne çok isterdim kadınların aynı zarifliklerini koruyup devasa güçlerinin olmasını. Böylece hiçbir erkek bir kadına el kaldırmaya cüret dahi edemezdi.

Feminist değilim. Olamam da zaten. Aptalca bir şey olduğunu düşünüyorum. Ancak, bir erkek bir kadınla, bir kadın da bir erkekle tamamlanabilir. Kimse kendisine yetemez. Duygularımızı başkalarına aktarmalıyız. Yoksa budanmayan bir ağaç gibi kendi kendimize zarar verir, insanlığımızı unuturuz.

Canım karıcım. Evlendiğimiz günü hiç unutmuyorum. O gece iki zıt duyguyu beraber yaşamıştım. Hem en mutluydum hem de en mutsuz. Ama mutluluğum mutsuzluğumu suda eriyen şeker gibi yok etmişti. Mutsuzdum diyorum çünkü gelinliğiyle balkona çıktığında tek bir yıldızı bile görememiştik. Işıl ışıl parlıyordu gelinliğinin içinde. Öyle sanıyorum ki o, böylesine parıldarken hiçbir yıldız yanında sönük kalmak istememiştir ve dünyayı terk etmişlerdir. Yıldızlar da utanır mıymış diyeceksiniz. Evet, hem de çok utanmışlar. Eminim ki bir daha hiç gelmeyecekler. Tek bir gülün dikenini bile koparmamak dileğiyle…

E.P.

7 yorum var - 01 Şubat 2008 00:45

Kavga ettim. Üstelik utanç duyduğum bir şey de yaptım. Benden çok büyük birisine el kaldırdım. Yetinmedim suratını dağıttım. Hınçla saldırdım ona. Bir otobüs dolusu adam elimden alamadılar zavallıyı. Sinirli miydim, ona mı patladım? Hayır. Gayet normaldim. Hem de hiç olmadığım kadar mutluydum. Canımdan, aşkımdan haber almıştım. Beni ne kadar sevdiğini yazan bir mektup almıştım. Neşeyle eve gidiyordum onu okumak için. İşte bindiğim o otobüste oldu her şey. İstemedim. İnanın istemedim o zavallıyı o hale getirmeyi. Ama o zorladı beni. Bahane mi bu? Hayır, asla değil. Üzgünüm, çok üzgünüm. O otobüsü kaçırmış olmayı ne kadar isterdim.

Benden kilometrelerce uzakta olan canım sevgilime mektup yazmıştım iki hafta önce. O da cevap yazmış. Postacılar eve gelmiş ama evde yokmuşum. Tekrar gitmiş mektup postaneye. Bir not bırakmışlar. Erdoğan Bey mektubunuz var diye. Notu alır almaz nasıl bir hızla arabama koştum anlatamam. Heyecanla son sürat gittim postaneye arabamı park ettim, içeri girdim. Posta görevlisi mektubumu diğerlerinin içinde ararken o mu yok, diğeri o zaman yok, o zaman bu, kesin bu diye düşünüyordum. Postacı mektubu buldu, Erdoğan Be… Dedi kaldı. Mektubu öyle bir hızla aldım ki koklaya koklaya içime çektim. Dışarı çıktım, arabam yoktu. Görevli yanlış park ettiğim için arabamı çektiklerini söyledi. Hiç umursamadım, koştum, koştum. Olanca gücümle, hızımla koştum. Koştum ki yetişeyim durakta gördüğüm otobüse diye. Otobüse binen yolcular bitti ama şoför gitmedi. Beni gördü ve binmemi bekledi. Ah keşke beklemeseydi. Ne olurdu beklemeseydi? Umursamasaydı, yok saysaydı, görmezden gelseydi. Ne olurdu ki, ilk defa gördüğü, benden nefret etseydi, kötü bir insan olsaydı da koşmama acımasaydı. Zamanı biraz geri almayı ne çok isterdim.

Otobüse uzun atlama atleti gibi uçarcasına bindim. En arkaya o kadar hızlı geçtim ki yanından geçtiklerimin saçları dörtnala koşan atın yelesi gibi dalgalandı. Otobüs gün gezmelerinden gelenlerin dedikodularıyla uğulduyordu. Nefret ediyorum dedikodudan. Yok, nefret etmiyorum seviyorum. Ama bunların ki iğrenç dedikodular, içleri hasetliklerle dolu, nefret kusuyorlar, aşkın içindeki kıskançlık gibi değil kurtlarından çatlarcasına kıskanıyorlar bahsettikleri insanlardan. Söyledikleri her söz çöp yığınlarından çıkan duman gibi üzerime geliyor, kulaklarımdan girip içeri sımsıkı düğüm atıyor ve beni tavana asıyordu. Dayanamadım. Öleceğim sandım. Arka kapının oraya merdivenlere çöktüm. Taktım kulaklıklarımı, son sese açtım. İşte çalıyor Leonard Cohen’dan Dance Me To The End Of Love. O kadar mutluydum ki. Çamura oturduğumu ayağa kalkınca fark ettim. Arkamda bir kıpırdanma hissettim birden. Kulaklıklarımı çıkardım, ayağa kalktım. İnmek için hazırlanmış orta yaşın biraz üstünde, saçları hala dökülmemiş, bıyıklı, ortalama boy ve kiloda sıradan bir erkek gördüm. Gözlerini dikmiş sanki toplumun yüz karasıymışım gibi bana bakıyordu. Çekindim. Aslında böyle durumlarda hiç çekinmem ama bu sefer, öyle sanıyorum, içinde bulunduğum mutluluk, aşkımı kaybetme korkusu verdi bana. Dayanamadım sordum:

—İnecek misin ağabeycim?

Cevap gelmedi. Düğmeye bastı. Düğmeye basarken bana omuz atmaya çalıştı ama ben kenara çekildim. Anladım ki inecek. Hiç sorun etmedim bana verilmeyin cevabı. Adam geçti indi. Tam indi bitti gitti, onun boş kalan yerine oturayım bari, derken birden bana döndü.

-“İnsan mısın lan sen” dedi. Şok olmuştum. Sebebini düşünmeye çalıştım o daracık zamanda ama bulamadım. Arkasına defalarca kez duyduğum küfürler gelmeye başladı. Anladım ki adam küpeme ve piercingime takmış. Sakallarım ise onu çileden çıkarmaya yetmiş de artmış. Ne var yani? Allah Allah! Sakalımı istediğim gibi keserim; kaşıma, gözüme istediğim şeyi takarım. Ne olmuş yani? Var mı bunun bir açıklaması? Bağnaz herif. Sanki tek dindar o, sanki tek namuslu o, sanki tek aile terbiyesi görmüş o ve onun gibiler. Bu söylevleri bana olduğu kadar benim canım aileme de söyleniyordu. Hiç düşünmedim sinirden deliye dönmüş gözlerimi adamın üzerine diktim ve otobüsün hala açık olan kapısından adamın üzerine çullandım. Yere düştük beraber. Defalarca kez yumrukladım onu, yumrukladım. Vurdukça adamın feryadı değil de benim delirmişçesine duyulan çığlıklarım inletti etraftakilerin kulaklarını. İşte o an herkes olayı anladı ve etrafımızı sardılar. Zavallı adamcağıza vuruyor, vurdukça sinirleniyor, beni ondan ayırmaya çalışan elleri hınçla fırlatıyordum. Birden kesildi her şey. Ne çevremdekilerin beni durdurma çabaları ne de zavallının feryadı. O sessizlikte adama hiddetle saldırırken sen misin lan sen misin tek doğru düzgün adam, sana mı kaldı lan it hı! Sana mı, diye kükrüyordum. Savaşı kazandığımı sandım. Zor fark ettim adamcağızın bembeyaz kesildiğini. İğrenircesine üzerinden kalktım. Korkudan değil öldürdüğüm şeyin leş olduğunu düşündüğümden göz bebeklerim büyüdü. Nefret ettim o rezillikten, rezilliğe sebep diye gösterdiğim ölü bedenden. Sonra birden üzerime gelen sayısız darbe… Hapiste öğrendim linç etmeye çalışmışlar beni.

Hapiste yatarken tek kişilik hücremde, mahkeme gününü beklerken, soğuk betondan olsa gerek birden o an ki cinnet halimi dışarıdan izleyen sakin bir adam oldum. Boynuma sarılmış üzerime portakalları dökülen çocuğu hatırladım. Bırak babamı diyen gözü yaşlı o çocuğu. Düşündükçe ağladım. Saatlerce ağladım. Öyle ağladım ki gardiyan gelip bakmak zorunda kaldı. Çılgına dönmüştüm. Hastaneye götürüldüm. Kendimi az biraz toparlamışken sizlere bu yazıyı yazdım. Anladım ki çocuk, otobüs durağında babasını bekliyormuş. Annesinin verdiği parayla portakal almış. Babası inince güle oynaya eve gideceklermiş. Ben ne kötü bir şey yaptım. O adamı öldürmekten değil, o çocuğun hiçbir yalvarmasına aldırış etmeyişimden utandım kendimden. Öyle utandım ki kendimi öldürme kararımı işte böyle aldım. Ben bu dünyayı hak etmeyecek kadar rezil bir mahlûkum. Beni affetmeyin bu onursuzluk olur. Hoşça kalın demeyi çok isterdim. Söyleyebileceğim tek şey. Ben hasta ruhlu bir insanım.

E.P.

14 yorum var - 30 Ocak 2008 01:18

Ben sorunlarını anlatan, onları paylaşan biri değilim. Kızdığımı da hiç belli etmem. Bozulmam. Beni bozmak isteyenleri hep ben mat ederim. Bir tek mutlu olunca gülerim. Yo hayır gülmem kahkahalara boğulurum. Sandığınız gibi kendi başıma da ağlamam, sağı solu yumruklamam, çığlıklarımla da kendimi inletmem. Bu huyumu ben de garipsemişimdir. Ama problemlerimi anlatıp daha da çok probleme sahip olmak istemem. Neden bilsinler ki? Neden benim içinde boğulduğum, beni ezen şeyi onlar da bilsinler ki, ben bile sahip olduğum o iğrençliklerden kendimi kaçırırken. Çok mutlu anımda gelir, gülmekten yumulmuş göz kapaklarımı aralar, “Merhaba, ben sevgili sorunun milyonlarca lira borcunum” der. Birden gider tüm neşem. Mutluluk anım bitmiştir. Çevremden gelen esprilere, normal zamanımda, bende dâhil olacakken o an bitmişimdir. İşte böyle rezil yaratıklardır benim sorunlarım. Kılıcım, kalkanım olsa hiç durmaz üzerlerine koşar saldırırdım. Sanki onları yaratan ben değilmişim, bunlara sebep olan zaten ben değilmişim gibi. Bunları düşünmek bile beni utandırdı. Aynı zamanda ben böyleyim işte. Hayallerinde bile kendinden utanabilecek kadar tertemiz.

Hani bir laf vardır ya. Derdini söylemeyen derman bulamaz. Kim demiştir, hangi akla hizmet demiştir hiç bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Maddi sorunları bir kenara bırakıp manevi olanları ele alıyorum. Manevi olanlar da kendi içinde maddeleşiyorlar ama konudan uzaklaşmak istemiyorum, bu başka bir yazının konusu olabilir ancak. Örneklerle pekiştirelim bu anlatımı. Klasik aşk, sevgi gibi konuları değil de hem aşkı hem de sevgiyi içinde barından bencillikten bahsedelim. Var sayalım ben kimsenin olamayacağı kadar bencil biriyim. İşin tuhaf yanı bundan da utanç duyuyorum. Bunu kime anlatabilirim, beni kim niye dinlesin demeyeceğim. Herkesin her zaman en az bir dinleyicisi vardır. Ama buna kim çözüm getirebilir? Bencilim ben, bencil. Bu şeyden ben herkesten daha çok iğrenirken, bu lanet şeye herkesten daha yakınken, onu benden daha iyi kimse tanıyamayacakken hangi pervasız bu sorunu ortadan kaldırabileceğini söyleyebilir? Bırakın sorunu çözmeyi bir nebze bile hafifletemez. Onun düşündüklerini ben düşünemiyor muyum sanıyorsunuz ki bu sorun denen illeti benden daha iyi kimse bilemeyecekken. Bunu başarabileceğini söyleyen insan karanlıkta bir noktaya odaklanmaya çalışıyordur. Hem ben bu sorunu bir yakınıma açtım diyelim. O söylemez mi kendi yakınına? Eskilerin bir lafı vardır: Sırrını söyleme dostuna o da söyler dostuna. Hayallerimin en güzel yerinde gelip beni utandıran bu sorun dışarıya duyulursa hiç düşündünüz mü? Bunu anlayabilir misiniz bilemiyorum ama gerçek olmayan bir şeyde yani hayalinde bile utanan bir insan bunu başkaları duyunca sokağa nasıl çıkar, işe nasıl gider, markete girip bir şeyler alabilir mi? Hayır. Sonsuza kadar şiddetle hayır.

Hem ne gereği var güzelim sohbetlerimizi karartmanın? Kadir bizimle paylaşmaktan mutluluk duyduğu şeyi anlatırken bizim araya girip sorun denen iğrenç kelimenin açılımını yapmamızın ne gereği var? İşte böyle dostlarım bu dertten muzdaripim cümlenizin peşine hı öyle mi den başka ne gelir ki?

E.P.

11 yorum var - 19 Ocak 2008 21:26

Bazı anlar olur. Üzülür, kendi kendinize birçok şeyi düşünmeye başlarsınız. Bu düşüncelerin bazılarında onlarca arkadaşınız olmasına, ailenizle çok iyi olmanıza ve hatta hiç alakası olmayan bakkal tezgâhtarıyla bile durduk yere muhabbet edip neşelenmenize rağmen yapa yalnız olduğunuzu hissedersiniz. Bir an durur tüm düşünceleriniz. Düşündüğünüz her şey yerini yalnızlık olgusunun sizde olaya dönüşmesine bırakmıştır. Yan odada arkadaşlarınız veya ailenizden birileri vardır ama siz o odada hayatta yalnız, yapa yalnız olduğunuzu hissedersiniz. Birden her şey, hayatınızdaki bütün o güzel şeyler, karamsarlıkla çatışma halindedir. Çok ısrar edersiniz hayatınızın güzel olduğuna kendinizi inandırmaya. Ama karamsarlığın galip geldiği bir andır bu. İşte burada tam da burada hayatınızda yapmayacağınız şeyleri yaparsınız. Arkadaş olarak o kadar çok kişi vardır ki sizin için, o kadar çok şey paylaşır ve o kadar çok güzel anılarınız vardır ki ama siz yine de onları bile sizi seven birileri olarak değil de sadece görüştüğünüzde mutlu olduğunuz insanlar olarak anarsınız. Ve yapmayacağınız şeyleri yapmaya başlar, hayatınızda pek de değeri olmayan olsa bile bunu çoktan yitirmiş, unutulmuş birini hatırlamaktan kendinizi alamazsınız. Yalnızlık denen düşman sizi istediği kıvama getirmiştir. İçinizden öylesine güzel şeyler dökülür ki bunlar sadece delicesine âşık olduğunuz birine veya canınızdan çok sevdiğiniz ailenize söylenecek sözlerdir. Ama o an da bunları hayatınızdaki görünmez, az değerli birine söylersiniz. Cep telefonunuzu açar içinizden kopan her kelimeyi cana can katarcasına yazmaya başlarsınız. Öyle güzel yazarsınız ki dünyaca ünlü Rus yazar ve şair Puşkin’in şiirleriyle bile kıyaslamaya cüret edersiniz. Puşkin de olsa anca bu kadar yazardı dersiniz. Çünkü onlar sizindir, size aittir. Her kelimesinde sizden parçalar vardır. Hem böyle düşünmekte de gayet haklısınızdır. Bu yazı sizin hissettiklerinizle yazılmıştır çünkü. Kendi içinizde sorduğunuz her soruya direk cevaptır. Kendinizi toparladığınızda ne kadar da boş bir şey yaptığınızı düşünürsünüz. Böylesi birine, sizde bunu hak edecek değeri olmayan birine böyle şeyler yazdığınız için kızar, öfkelenir ve kendi kendinize nasihatler edip sözler verirsiniz. Karşıdansa gelen cevaplar ya da hiç gelmemiş olanlar sizi daha da öfkelendirir. Kendinize iyice geldiğinizde anlarsınız ki bu sözler yazdığınız o kişiye değildir, başka birisine de değildir. Bunlar ‘sevgi’nin ta kendisinedir. Lakin sevgi tek başına da böylesine harikalar yaratmasına rağmen iki kişiliktir ve bu sebepledir ki karşınızda birisine ararsınız. Çünkü sevginin doğurduğu hisler dokunma duygusunu da mecbur kılmaktadır.

Sizi seven onca arkadaşınızın yanında neden yalnız olduğunuzu hissettiğinize gelince ise bu tamamen bir iç çatımadır. Sizi yalnız olduğunuza inandıran şey arkadaşlarınızın olmayışı, insanlarla iyi ilişki kuramıyor olmanız değildir ki zaten öyle değilsinizdir. Birçok arkadaşınız vardır ve çevrenizce sevilirsiniz. Ama tüm bunlara rağmen sizi yalnızlığa iten şey: yaşadığınız sorunlardır. Onları kimseye anlatamaz kendinizi insanlardan çeker, bir köşede sessizce o sorunu çözmeye çalışırsınız. İşte sevenlerinize rağmen yalnız hissetmenizi sağlayan şey budur.

E.P.